Onu ilk fark etmek, hep istediği bir şeydi.
Köşe masada oturuyordu, ceketi sandalyenin arkasında katlanmış, bekleyen birinin sessizliğiyle telefonuna bakmaktaydı. Sekiz yıl. Kaldırımda durdu ve sayılamadan saydı. Sekiz kış, onu düşünmeden geçtiği sokaklar. Sonra gene düşündü.
Kapıyı iterek açtı.
Ona yaklaşmadan evvel başını kaldırdı, hep yaptığı gibi — onun çevresinde, aralarında kalanın hepsini aşan bir bilincle. Yüzünün yaptığı o şeyi izledi. Küçük bir düzeltme.
"Portland'dasın," dedi.
"Portland'dayım," dedi.
Sorulmadan oturdu, çünkü onlar sormanın ötesine gitmişlerdi. Garson geldi, bir şey sipariş etti, şarap sanki, ama daha sonra emin olmayacaktı. Onu eski zamankı gibi izledi: yarısında bıraktığı bir cümle gibi, sayfasını yeniden bulmuş gibi.
"Geri döndüğünü duydum," dedi. "Altı ay önce," dedi. Başını salladı, bardağını elinde döndürdü. "Ne zaman acaba," dedi. "Ne zaman ne?" Ona baktı. Biliyordu, ne zaman ne olduğunu.
Restoran etraflarında söylendi, umursamaz. Dışarıda, sokak lambaları geç haziran günlerinde olduğu gibi, yavaş yanıyordu; gökyüzü karanlığa teslim olmaya zaman ayırıyordu. Morrison'daki apartmanı düşündü. Üçüncü basamağın özel gıcırtısı. Bir zamanlar bir gecenin kalitesini, uyandığında onun hâlâ orada olup olmadığına göre ölçmüştü.
O hep orada olmuştu.
Eli masanın üstünde, onların arasında duruyordu. Uzanmıyor — sadece var. Sorularını hep sormak gibi sorulmuş bir soru: eğik, inkar edilebilir, cevaplamak ya da cevaplamamak ona bağlı.
Elini onun yanına koydu. Dokunmadan. Henüz değil. Aralarındaki mesafe tutunulmuş bir nefesten az.
"Pazar'a kadar buradayım," dedi.