Pencereyi aradı çünkü sıkışmıştı — ve Çarşamba saat on birde başka kimseyi isteyemediği için.
Sahip olduğunu bilmediği küçük bir araç çantasıyla geldi. Zile basmadan önce çay yapmıştı — iki fincan, hiç düşünmeden — ve sonra mutfakta durup ikisine baktı.
Hangi pencere olduğunu sormadan doğru pencereye yöneldi.
Eşikte kaldı. Ceketi onun sandalyesine koymuş — onu onsuz tuttuğu, kalmış olan — ve boyalı çerçeveyi düz bıçakla açıyordu. Ellerinin genişliğini unutmuş muydu? Hayır. Sadece taşımayı bırakmıştı.
'Boyanmış kapalı,' dedi.
'Eminim ben.'
Bir ses çıkardı ağzından, tam kahkaha olmayan bir şey.
Dışarıda şehir ıslaktı, sarı sis içinde. Onu izledi, kendisi onu izlemedi — eşyalarına nasıl davrandığına, dirseğinin o belirli açısına.
'Çok oldu,' dedi. 'Mart'ta iki yıl,' dedi. Saydığını bilmiyordu. Ya biliyordu, çünkü kendisi de sayıyordu.
Pencere alçak bir kırıltıyla verdi, soğuk hava daire içinde dolaştı ve adını koyamadığı bir şeyi kaldırdı.
Döndü. Saçında boya damlası vardı, ve bu ona, hiç hazırlanmadığı bir şekilde, dayanılmaz geldi.
'Kenarlarını yapıştırırım,' dedi. 'Tekrar sıkışmasın diye.'
Tamam dedi. Başka bir şey söylemesi gerekirdi. Ama çay soğuyor, ceketi giyiyordu, ve fincanı ona verdi düşünmeden — fincanını vermek, sanki hep böyle olmuş gibi.