Elektrik saat on birde kesilmişti ve gece yarısına doğru daire, sıcağı bırakmak istemeyen bir şey gibi içinde tutuyordu.
Onu yangın merdiveninde çoktan buldu, gömleğinin yakası açık, ayaklarının arasındaki demir ızgarada buğulanan bir buzlu su bardağı.
Orada, birbirine dokunmayan iki kişiye yer yoktu. Yangın merdiveninin bütün tasarımı zaten buydu — bir kişinin telaşı için yapılmış, iki kişinin sabrı için değil, birkaç adımlık demir.
Yine de oturdu. Dizini bırakacağına karar vermeden önce dizi onunkine değmişti bile.
Su depolarının ötesinde gökyüzü çaktı — bulutların arkasında uzun, sessiz bir beyaz patlama, tam ışık olarak algılanmadan sönüp gitti. Ardından gök gürlemedi. Böyle gecelerde hiç gürlemezdi zaten. Sıcak şimşek kendi cümlesini bitirmeye hiç zahmet etmezdi.
"Bir tane daha," dedi, ona bakmadan, gökyüzüne, insanın önündeki gerçek şeye bakmaya kendine güvenemediğinde başka bir şeye baktığı gibi bakarak.
Sorulmadan bardağı ona uzattı. Parmakları bunu yaparken birbirinden tam olarak kaçınamadı.
Aşağıdaki şehir elektrik kesintisine özgü o karanlığa gömülmüştü — tam kapanmış değil, sadece ışıksız, uzayan bir nota gibi. İki sokak öteden bir jeneratör öksürerek çalışmaya başladı ve biri sevindi. İkisi de kimin olduğuna bakmak için kıpırdamadı.
Bir başka çakış bulutların altını aydınlattı ve o yarım saniyede kadın, adamın genelde ondan üç derece uzağa çevirdiği yüzündeki her şeyi gördü — ağzını, çenesini, kimse bakmıyor sandığında dikkatinin gerçekten nereye kaydığını.
Sonra yeniden karardı, sıradan bir karanlık, ve demir ızgaranın üzerinde eli, bir önceki çakıştakinden daha yakındı onunkine.
İkisi de yangın merdiveni fikrinin kimden çıktığını söylemedi. Artık önemi yoktu. O gece, ikisinin de olmak isteyeceği başka hiçbir yer yoktu.
Bir sonraki çakış geldi, beyaz ve sessiz, ve bu kez ikisi de gökyüzüne bakmadı.