Skip to main content

KatalogEski aşklar1 dk

İkinci Kat

A blonde woman in a paint-streaked pale camisole, one strap fallen off her shoulder, stands face to face with a dark-haired man in an open chambray shirt baring his chest, his thumb smudging paint on her collarbone, her hand resting at his waist, their mouths close but not touching. A stepladder and a half-painted wall are visible in shadow behind them.
The second coat, left in the tray.

Yatak odasını çıplak duvarlara ve yerdeki bir yatağa indirmişlerdi, komodinin ve koltuğun üzerine örtüler serilmişti, oda tuhaf bir şekilde ferah görünüyordu — bir eve taşınmadan hemen önceki ya da yeniden taşınmaya karar verdikten hemen sonraki hali gibi.

On dört yıllık evlilik, ve duvarları taşındıkları haftaki rengine geri döndürüyorlardı — o günden beri bir daha seçmedikleri, tebeşir gibi soluk bir mavi, ama neden onu geri istediklerini hiç söylememişlerdi.

O, merdivenle pencere duvarında çalışırken, o da dolabın yanındaki anahtar kapağını sökmeye koyuldu, gerekenden yavaş — çünkü son kat boya kenarlarını yapıştırmıştı ve o, yapışmış şeyleri sökmeyi severdi.

Kapak çıktığında altında çıplak sıva üzerinde kurşun kalem izi vardı, küçük, o zamanki, daha yuvarlak el yazısıyla, eski boyanın neredeyse yuttuğu yerde yumuşamış.

Bir tarih. Taşındıkları tarih, hâlâ cüzdanındaki bir kartta duran aynı tarih.

Tarihin altında, bir kelime — bir zamanlar ona, yarı şaka yarı ciddi, evin bir yerine yazmasını istediği kelime, ikisi de yüksek sesle söylemediği günlerde bile doğru kalsın diye.

İstediğini unutmuştu. Onun bunu yapmış olabileceğini ise çoktan unutmuştu.

Seslenmedi. Sadece orada durdu, kapak elinde gevşekçe, o hareketsiz kaldığını fark edene kadar, ve merdivenden inip onun neye baktığını gördüğünde, yüzündeki bir şey de kapağın kenarlarındaki gibi yavaşça çözüldü.

Hiçbir şey açıklamadı. Açıklayacak bir şey yoktu zaten; o zamandan beri üzerine boyadıkları her şeyin altında, baştan beri oradaydı.

Hiç konuşmadan ona doğru yürüdü, başparmağı her şeyden önce köprücük kemiğindeki boya lekesini buldu ve onu yavaşça derisine yediriverdi. Kapak hâlâ elindeydi. Diğer eli, açık gömleğin altından beline gitti ve orada kaldı.

Duvar o gece ancak yarı yarıya eski mavisine döndü; çıplak sıva yalnızca anahtar kapağının altındaki tek lekede kaldı, üzerinde ikisinin de yüksek sesle söylemediği bir kelimeyle. Rulo sabaha kadar kapının yanındaki tepside, boyayla dolu ve dokunulmamış kaldı.