Sıcak hava dalgası hiçbir şeyi kırmamıştı. Saat sabahın ikisiydi ve daire hâlâ günün bütün sıcaklığını içinde tutuyordu, tavan vantilatörü aynı ılık havayı yavaş, faydasız bir daire içinde döndürüp duruyordu.
Mutfağın aydınlandığını, onu orada görmeden önce fark etti — buzdolabının kapısı ardına kadar açıktı, soğuk mavi-beyaz ışığı karanlık dairede uyanık olan tek şeydi, fayansların üzerine düz yayılıp bir duvara tırmanıyordu.
Adam arkasına dönmedi. "Sen de uyuyamadın demek."
Kadın çıplak ayakla zemini geçip açık kapıdan dökülen soğuk havanın olduğu yere durdu, atleti sıcaktan incelmiş ve tenine yapışmıştı, ve bunun bir hava değişimi gibi üzerine çökmesine izin verdi.
Adam bir şişeyi boğazından tutuyordu, elinde şimdiden ter birikmişti, ve kadın istemeden ona uzattı. Yudumlarken acıtacak kadar soğuktu, bu yüzden kadın bardağı köprücük kemiğine bastırdı, adam da onu bunu yaparken izledi, sanki ezberliyormuş gibi.
İkisi de kapıyı kapatmak için elini uzatmadı. Kompresör sabırlı ve kayıtsız bir şekilde vızıldamaya devam etti, soğuğunu ikisinin de üzerine dökerken, dairenin geri kalanı arkalarında sıkışık ve havasız kaldı.
Adamın eli, şişenin üzerinde kadının elini buldu — onu almadan, sadece üzerinde dururken, başparmağı yavaşça parmak eklemlerinde geziniyordu. Bir süre bütün mesele buydu: kadının sırtı tezgâhın kenarına yaslanmış, adamın çıplak göğsü uyuyamamaktan hâlâ nemliydi, buzdolabının ışığı ikisinin de yüzüne hem sevimsiz hem de kusursuz bir şey yapıyordu.
"Kapatmalıyız," dedi kadın, kımıldamadan.
"Birazdan," dedi adam, o da kımıldamadan.
Vızıltı sürüp gitti. Pencerenin ötesinde bir yerde bir araba geçti ve artık önemi kalmamıştı. Adamın eli kadının elinden bileğine kaydı, acele etmeden, ağzı şakağına o kadar yakındı ki kelimeleri duymadan önce hissetti. Soğuk gelmeye devam etti. Uzun bir dakika boyunca gecenin tamamı sadece buydu — tek bir beyaz ışık, tek bir alçak vızıltı, ve şehrin tek serin köşesinde duran ikisi, tam olarak karar vermeden, biraz daha orada kalmayı seçiyorlardı.
